(Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri)
Risale–i nur külliyatında Hz. İsa ve Hz. Mehdi gerçeği 2
![]() | |
![]() | |
| |||||||||
| |||||||||||
| ||||||
Mehdiyet, Gizlenmesi Değil; Müjdelenmesi Gereken Bir Konudur. |
| Hz. Mehdi'den bahsedilmesi, Hz. Mehdi'nin çıkış alametlerindendir Hicri 13. yüzyılın müceddidi Bediüzzaman eserlerinde, Hz. Mehdi'nin gelişi ve İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılması konusunda tüm Müslümanlara yol gösterici nitelikte önemli açıklamalarda bulunmuştur. Ancak kimi çevreler tarafından, Bediüzzaman'ın eserlerinde geniş yer verdiği "Mehdiyet konusundan aleni şekilde bahsedilmesinin pek çok açıdan yanlış ve sakıncalı olacağı" dile getirilmektedir. Oysa ki "Mehdiyet meselesi gizlenmesi, örtbas edilmesi değil; müjdelenmesi gereken bir konudur". Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde "Hz. Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş'ten ve Ehl-i Beyt'imden bir kişidir." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde olduğunu bildirmiştir. Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz (sav) "Mehdi zuhur eder, herkes sadece O'ndan konuşur, O'nun sevgisini içer ve O'ndan başka bir şeyden bahsetmezler." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33) sözleriyle Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağı dönemde herkesin bu mübarek şahıstan bahsedeceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği bu hadisler günümüzde gerçekleşmeye başlamıştır ve herkes Hz. Mehdi'den bahsetmektedir. Bediüzzaman da eserlerinde bu konuya geniş yer vermiş, yüzlerce sayfa boyunca bu konuyu detaylarıyla birlikte açıklamıştır. Çok açıktır ki eğer bu konunu gizlenmesi gerektiğini ya da okunmasının gereksiz olduğunu düşünseydi, bu husustaki açıklamalarını risalelere koymazdı. Nitekim sakıncalı bir konu olduğunda Bediüzzaman eserlerinde bunun "mahrem" olduğunu ve yayınlanmaması gerektiği için risalelere konmadığını çeşitli yerlerde ifade etmiştir. Bediüzzaman'ın bu açıklamalarından biri şöyledir: Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz... neşrini men'etmişiz... (Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları, s.187) Bediüzzaman'ın da söylediği gibi, gizli olan yayınlanmaz. Ancak Mehdiyet konusunda bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin gelişini yüzlerce sayfa boyunca açıklayarak bu konuya aleniyet getirmiş ve bunun gizlenecek bir mesele olmadığını açıkça ifade etmiştir. Nitekim yıllardır risalelerin milyonlarca insan tarafından okunuyor olması da bu konunun gizli değil, aleniyete dökülmüş bir konu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak Bediüzzaman'ın bu konuya bakış açısı son derece açık olduğu halde, bu yanlış düşünce, Bediüzzaman'ın sözlerine birtakım yanlış anlamlar yüklenerek desteklenmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla öne sürülen ve yanlış yorumlanan Bediüzzaman'ın sözlerinden biri şöyledir: Kardeşlerimin ikinci iltibası (yanlışlığı): Fâni (geçici) ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle (yönleriyle) birinci vazifede pişdarlık (öncülük) eden Nur Şâkirdlerinin (talebelerinin) şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas (yanlışlık, karıştırma) da Risale-i Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir şey'e, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette (yönden) zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de (siyaset ehlini de) evhama (kuruntuya, vehime, olmayan bir şeyi olur zannı ile endişeye) düşürüp Risale-i Nur'un neşrine (yayınlanmasına, dağıtılmasına, duyurulmasına) zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevi zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâki (ebedi) hakikatlar, fâni (geçici) ve âciz ve sukut edebilir (kusur işleyebilen) şahsiyetlere bina edilmez. Elhâsıl (netice olarak): O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hâtıra geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şey'e âlet olmayan Nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü'minîn (ilmi irfanı az olan müminlerin) nazarında hakikatların kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye (yakin derecesinde bilinenen, red ve inkar için itiraz kabul edilemeyecek surette gerçekleri ispat eden kesin delil) dahi kazâyâ-yı makbûledeki (kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia, itimad edilir zatların söyledikleri ve bu itimada binaen kabul edilen) zann-ı galibe inkılâb eder (hakikate yakın kuvvetli kanaate dönüşür), daha muannid dalâlete (inatçı delile, işarete) ve mütemerrid zındıkaya (inatçı, dikbaşlı, kibirli dinsizliğe) tam galebesi (galibiyeti, üstünlüğü), mütehayyir (şaşkınlık içerisindeki) ehl-i îmanda görünmemeye başlar; ehl-i siyaset evhama (kuruntu ve endişeye) ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip (uygun) görülmüyor. Belki müceddiddir, onun pişdarıdır (öncüsüdür), denilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.10) |
| Devamı için; |



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder